Bugün Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunların en önemlilerinden biri, dokuzyüz yıldır Türk egemenliği altında yaşayan toplumların öz-algılama sorunudur. Zaman içinde topluluğun yapısı ve sosyal gereksinimleri tamamiyle değişmiş olsa da, bu ve buna benzer bazı sorunlar geçen zamanın getirdiği tüm değişikliklere karşı koyabilmişlerdir. Bu sorunun kökleri, Prof. Mardin'in sembolist birtakım açıklamalarının dışında, belki de biraz aşağılayıcı olan savları yüzünden birçok Türk ve uluslararası bilim adamları tarafından ihmal edilmiş ve hemen hemen hiç araştırılmamıştır. Bu savlar temel olarak Osmanlı ve Türkiye devletlerinin halklarının (tebalarının) temel bir kişilik geliştirmesini engellemiş olduğunu ve bireylerin kendilerini tanımın koşullarına ve zamanına bağlı olarak değişen bir düşmana karşı tanımladıklarını varsayar. Birçok primitif toplumda bu özellikler görülmektedir. Ancak sosyal merdivenin basamaklarını tırmandıkça bu toplumlar, ortak dil, hisler bütünü, kültür vs.nin gelişmesi ile birlikte kendilerini bağımsız olarak tanımlamakta ve düşmanlarını buna göre tanımlamaktadırlar.
Geleneksel olarak, batıya göç ettikleri ve bugün erişebildiğimiz yazılı belgelerden bu yana Türk toplumu otokratik bir toplumdur. Hiçbir zaman geleneksel bir sınıf toplumu olmamış ve batılı anlamda feodal ilişkiler bu toplumda kurulmamıştır. Toplumun çekirdeğini ailenin babası, en büyük birimi ise bir "bey" yönetmiştir. Bu yüzden aileler veya şehirler arasındaki bağ kültürel bağlardan oluşan bir sistem değil prtak bir amaç etrafında birleşmek olarak oluşnuştur. Bu ortak amaç ise çok pratikti: Bu dünyada varlık ve öbüründe ise cennet sözü. Bu ikiz amaç gerçekten de pratiğe çok uygundu ve gavurlara savaş açmak, onları islama katmak veya öldürmek ve her halikarda hem ganimetlere hem de cennete sahip olmak anlamını taşıyordu.
İlk başlarda tecrubesiz oldukları konulardaki yapılarını çağdaşlarının örnekleri üzerine kurfular. İmparatorluk temel olarak Bizans modelini aldı. Bir millet devleti olan Türkiye ise Mussolini'nin İtalyası, Fransa ve İsviçre modelleri üzerine kuruldu. Ancak uyarlama yerine uygulanan modelleme yöntemi bu projelerin uzun vadede bir bütün olarak başarılarını engelledi. Bugünkü sonuç toplum, zaman ve mekana karşı bağışıklığı olan kavramlarla tanımlayamadığından, bireyler kendilerini olmak istemedikleri şeyler ve zamana bağlı olarak karşı oldukları şeylerle tanımlamaktadırlar. Etkin eğitim sistemi de bu sonucu resmi olarak "tek düşünce", "tek tip insan" ve "tek gerçek" doktrini ile desteklemektedir.
Bu gerçek çok ilginç kavramları beraberinde getirmektedir. Tipik bir Türk mantığı kendisine bazı haklar ve koruma sağladığında demokratlaşabilmektedir. Benzer bir şekilde kendi hak ve özgürlüklerini koruduğunda insan kaynakları savunucusu kesilebilmektedir. Bu haklar onlarca uğrunda savaşılmadığı, talep edilmediği ama devletçe "verildiği" için aynı haklar sosyal veya ideolojik "düşman"larına verildiği zaman karşı çıkarlar. Düşman onun gibi düşünmeyen herkestir ve bunların fikirlerini veya etkilerini yaymaları tüm yöntemler kullanılarak mutlaka engellenmelidir.
Bu uygulama en fazla her türden azınlığa karşın doğal olarak çok etkin olmaktadır. Değişen koşullara göre bu azınlıklar bir fikrin takipçileri olabilirler, bir şehirde yaşayanlar, bir başka dinin mensupları veya farklı bir etnik kökenden gelenler olabilirler. Bunlar düşmanın en kötüsüdür; bunlar "diğerleri"dir. Ülkenin dışında yaşayanlar eğer Türk kökene sahip değilseler doğal düşmandırlar. Fakat bunların düşman olması doğaldır. Ancak ülkede yaşayan "ötekiler" en teklikeli düşmanlardır çünkü ülkenin birliği ve tekdüzeliğini bozabileceklerinden dış düşmanlardan daha fazla zarar verebilirler!
Bunun sonucu olarak da malum azınlıklar, ki bunların kültürü, dili, dini, hayat tarzları gerçekten farklıdır, hakim idoloji tarafından her felaketin müsebbibi olarak görülürler. Dünya düzeninin aldığı her hatalı viraj veya devletin her yanlışından bunlar sorumlu tutulurlar.
(Devam edecek....)
Etiketler: azınlıklar, kimlik, kriz, özgürlük, toplum, Türkiye