English version is here

29.5.09

Çelişki/2

Azınlıklar sorununa tarihi bir açıdan bakarsak, Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu'da bu sorunun buradaki halkların sürekli hareketliliği yüzünden tarihin ilk çağlarından bu yana yaşandığını gözlemleriz. Antik Yunan ve Helenistik çağlarda böyle bir sorunun farkında değiliz. Bu dönemde bölgede yaşayanlar Helenler ve barbarlar olarak ikiye ayrılmaktaydı. Bu iki grup arasında evlilik ve birlikler yoluyla ilişkiler vardıysa da modern anlamda bir siyasi birliğe hiç erişmediler. Büyük İskender ve Roma çağı da aynı temel yapıyı sürdürdü. Bu dönemde de sosyal gerilim bir azınlık çoğunluk aksında değil, yurttaşlarla yurttaş olmayanlar arasında yaşanmaktaydı. Devletin yapısından bağımsız olarak sosyal hareketlilik ekonomik iyileşme ve özgürlük kazandıracak olan yurttaşlığa ve aristokrasiye doğru oluyordu.
Bizans da bir istisna değildi. Konstantin'den itibaren Roma İmparatorluğu laik bir devletti ve ülkenin her yerinde dini ve siyasi topluluklar çok geniş özgürlüklere sahipti. Kıptiler, paganlar, Ortodokslar ve hatta daha sonraları müslümanlar heryerde serbestçe yaşadılar. Ancak azılıklar sorununun temellerinin de bu dönemde atıldığını söylemek mümkündür. İznik Konseyi'nden sonra başgösteren, İskenderiye, Antakya ve Constantinopol arasındaki dini anlaşmazlıklar bölgede ilk kez aşağılanan dini azınlık gruplarını ortaya çıkardı. Hatta Constantinopol'de, sözgelimi İmparator Maviler (spor kaynaklı bir grup) yanlısı olduğunda Yeşiller'e yapılan aşağılamalar da diskrimasyon örnekleri olarak görülebilir.
Osmanlı dönemi, Bizans yapısının sıkı bir takipçisi olarak görülebilir. Aynen varisinin yaptığı gibi Osmanlı da ilk yıllarından itibaren müslüman olmayanları "reaya" olarak sınıflayarak onların Osmanlı hukuk sistemindeki haklarını ortadan kaldırdılar. Reaya farklı bir vergi sistemine tabiydi ve askerlik hizmetlerinden muaftı. Bunun dışında "müslümanların çıkar ve iyiliklerine karşı olmamak ve büyüklükte müslümanlarınkini geçmemek kaydıyla" kendi kurallarını koyabiliyorlar, dini ve sosyal geleneklerini sürdürebiliyorlardı. Gerçekte azınlık bir sorun değildi Osmanlı'nın ilk zamanlarında. Devlet ne bir ulus devletti, ne de feodal bir yapıya dayanıyordu. Sistem tarafından açıkça belirlenmiş bir idari sınıf yoktu. Ekonomi temel olarak genişlemeye dayanıyordu. Çok temel olarak ifade edilirse, yeni toprakları işgal ediyorlar ve beraberlerinde ganimet, yeni vergiler ve idari sınıf olarak yetiştirilecek çocuklarla geri dönüyorlardı. Bir hristiyan hemen müslüman olabilir ve sosyal kademelerde yükselmek için hiçbir engeli kalmazdı. Ancak Ortadoğu ve Balkanlar'daki ulusal hareketlerden sonra hristiyanlar toplumda uygunsuz olarak görülmeye başlandı.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, kendi ulusal güçleri zaten Dünya Savaşı süresi ve ertesinde Anadolu'dan Hristiyan toplumu hemen hemen tümüyle söküp atmıştı. 19. Yüzyıl'ın sonunda birçok belirtiye rastlanıldığı üzere, 1920'lere gelinmeden Osmanlı anayurdunun hristiyanları nüfuslarının iki milyondan fazlasını savaşlara, çeteciliğe ve soykırımına kaybetmişti zaten. Ve bir zamanlar medeniyetin beşiği olan bu coğrafya, kimbilir ne kadar uzun bir süre için yoksul, yoksun bir yanlızlığa mahkum edildi...

(Devam edecek...)

Etiketler: , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat:

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa