English version is here

31.5.09

Pazar ve Bahar


İzmir'de bahar gecikti bu yıl. Okulların kapanmasına haftalar kala sessiz sedasız sinsice ilerliyor. Öğle sonraları birdenbire gelen otuz dereceler, toplanıp toplanıp indiren sağanaklar, çok geçici sicim bir yağmur belirtileri bu gizli baharın. Çeşme haftasonları aniden kalabalıklaşıyor. Deniz diri çalkantılarına başladı bile. Herşey aylarca sürecek bir karayelin habercisi sanki.
İzmir'in beli daha bir kırık bu bahar. Pazar kaçamaklarından bunaldı insanlar. Hergün bir kaçamak çünkü. Hergün, ekonomik krizden, parasızlıktan, umutsuzluktan çalınan bir gün daha. Güney'in alımlı tembelliği hiç iyi gitmiyor umutsuzlukla. Bu yıl etekler de kısalmadı, şortlar da çekilmedi. Her geçen bahar yeni bir umutsuzluk olarak geliyor İzmir'e.
Kordon kalabalık, birahaneler boş. Sessiz sedasız alıp başını gidecek bahar böyle giderse. Oysa İzmir çıldırmalı baharda. Delirmeli bütün ruhuyla. Alışık olduğumuz, alışık olduğunuz İzmir bu oysa. Sessiz sedasız yeni çiftler dönmeli köşeyi. Birdenbire görmelisiniz. Birdenbire içinize dolmalı hayat. Birdenbire rengarenk bir renk fırtınasına dönüşmeli caddeler. Hıdırellezle gelmeli İzmir'e bahar. Ve hiç gitmemeli.
Şimdi gün yaza dönecek. Ağır bir güneş parlayacak İzmir'in üzerine. Kahveler seyrekleşecek. Köyler işlerine çekilecek. Şehir Çeşme'ye, Urla'ya, Foça'ya kaçacak. İzmir bir bize bir de sokak köpeklerine kalacak. O İzmir'de 2010 acaba nasıl doğacak?
Yaklaşık otuz yıldır süren başaşağı düşüş devam edecek mi? Yoksa İzmir bu baharda olduğunca dibe vurup zıplamaya mı başlayacak?
Yeni birşeyler lazım bu şehre. Derin tarihinin mazgal deliklerinden çıkacak, yavaş yavaş şehri etkisi altına alacak bir büyüye. Dışlanmışlığının bilincinde, yeni bir dünyaya adım atacak belki de. Homeros gibi bir büyüye ihtiyacı var İzmir'in. Hikayesini, bir daha hiç olmasın, bir daha surları hiç kararmasın diye bir daha anlatacak, ve aynı Homeros gibi şehri bir kez daha tarihin altın sayfasına yazacak.
İzmir'de bir Pazar günü. Baharda bir pazar. Ve sessizliğin giderek büyüdüğü, ne çan ne de ezan seslerinin duyulmadığı. İzmir'de bir Pazar günü. Neşenin habercisini bekliyoruz.

Etiketler: , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

29.5.09

Çelişki/2

Azınlıklar sorununa tarihi bir açıdan bakarsak, Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu'da bu sorunun buradaki halkların sürekli hareketliliği yüzünden tarihin ilk çağlarından bu yana yaşandığını gözlemleriz. Antik Yunan ve Helenistik çağlarda böyle bir sorunun farkında değiliz. Bu dönemde bölgede yaşayanlar Helenler ve barbarlar olarak ikiye ayrılmaktaydı. Bu iki grup arasında evlilik ve birlikler yoluyla ilişkiler vardıysa da modern anlamda bir siyasi birliğe hiç erişmediler. Büyük İskender ve Roma çağı da aynı temel yapıyı sürdürdü. Bu dönemde de sosyal gerilim bir azınlık çoğunluk aksında değil, yurttaşlarla yurttaş olmayanlar arasında yaşanmaktaydı. Devletin yapısından bağımsız olarak sosyal hareketlilik ekonomik iyileşme ve özgürlük kazandıracak olan yurttaşlığa ve aristokrasiye doğru oluyordu.
Bizans da bir istisna değildi. Konstantin'den itibaren Roma İmparatorluğu laik bir devletti ve ülkenin her yerinde dini ve siyasi topluluklar çok geniş özgürlüklere sahipti. Kıptiler, paganlar, Ortodokslar ve hatta daha sonraları müslümanlar heryerde serbestçe yaşadılar. Ancak azılıklar sorununun temellerinin de bu dönemde atıldığını söylemek mümkündür. İznik Konseyi'nden sonra başgösteren, İskenderiye, Antakya ve Constantinopol arasındaki dini anlaşmazlıklar bölgede ilk kez aşağılanan dini azınlık gruplarını ortaya çıkardı. Hatta Constantinopol'de, sözgelimi İmparator Maviler (spor kaynaklı bir grup) yanlısı olduğunda Yeşiller'e yapılan aşağılamalar da diskrimasyon örnekleri olarak görülebilir.
Osmanlı dönemi, Bizans yapısının sıkı bir takipçisi olarak görülebilir. Aynen varisinin yaptığı gibi Osmanlı da ilk yıllarından itibaren müslüman olmayanları "reaya" olarak sınıflayarak onların Osmanlı hukuk sistemindeki haklarını ortadan kaldırdılar. Reaya farklı bir vergi sistemine tabiydi ve askerlik hizmetlerinden muaftı. Bunun dışında "müslümanların çıkar ve iyiliklerine karşı olmamak ve büyüklükte müslümanlarınkini geçmemek kaydıyla" kendi kurallarını koyabiliyorlar, dini ve sosyal geleneklerini sürdürebiliyorlardı. Gerçekte azınlık bir sorun değildi Osmanlı'nın ilk zamanlarında. Devlet ne bir ulus devletti, ne de feodal bir yapıya dayanıyordu. Sistem tarafından açıkça belirlenmiş bir idari sınıf yoktu. Ekonomi temel olarak genişlemeye dayanıyordu. Çok temel olarak ifade edilirse, yeni toprakları işgal ediyorlar ve beraberlerinde ganimet, yeni vergiler ve idari sınıf olarak yetiştirilecek çocuklarla geri dönüyorlardı. Bir hristiyan hemen müslüman olabilir ve sosyal kademelerde yükselmek için hiçbir engeli kalmazdı. Ancak Ortadoğu ve Balkanlar'daki ulusal hareketlerden sonra hristiyanlar toplumda uygunsuz olarak görülmeye başlandı.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, kendi ulusal güçleri zaten Dünya Savaşı süresi ve ertesinde Anadolu'dan Hristiyan toplumu hemen hemen tümüyle söküp atmıştı. 19. Yüzyıl'ın sonunda birçok belirtiye rastlanıldığı üzere, 1920'lere gelinmeden Osmanlı anayurdunun hristiyanları nüfuslarının iki milyondan fazlasını savaşlara, çeteciliğe ve soykırımına kaybetmişti zaten. Ve bir zamanlar medeniyetin beşiği olan bu coğrafya, kimbilir ne kadar uzun bir süre için yoksul, yoksun bir yanlızlığa mahkum edildi...

(Devam edecek...)

Etiketler: , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

28.5.09

CHP "Faşizan" Eylemleri Savunuyor

Başbakan'ın azınlıkların Cumhuriyet döneminde ülkeden atılmaları ile ilgili yaptığı açıklamadan sonra en gülünç açıklama CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'den geldi. Öymeni ğlkeden herhangi bir azınlığın "gönderildiğini" hatırlamıyormuş.
Sayın Öymen diyelim ki seçimli hafıza hastalığı yüzünden rakipleri döneminde yapılanları hatırlamıyor. CHP iktidarında yapılanları hatırlamamasını neye bağlamak gerek? Hem de öyle bir dönem falan da değil. Tüm CHP iktidarları boyunca. 1940'lardan başlayarak 1980'lere kadar!

SAYIN ÖYMEN'E TAVSİYELER:
1. Varlık Vergisi'ne maruz bırakılmış ve tüm malvarlıklarına, artı tüm iş imkanlarına el konulmuş ve bunlar oportünistlere peşkeş çekilmiş binlerce vatandaş kovulmadı da keyiflerinden mi gittiler? Yoksa bekleyip on yıl sonra öldürülmelerini mi tercih ederdiniz Sayın Öymen?
2. Beşyüz sayfalık bir defter hediye etmek istiyorum size Sn. Öymen. Her sayfasına küçük elyazınızla, defter bitinceye kadar "vatandaş türkçe konuş" yazacaksınız. Bakalım defter bitince nasıl hissedeceksiniz kendinizi?
3. Almanya yarın bir kararname çıkartsa. Alman vatandaşı olmayan tüm Türkler Almanyayı bir hafta içinde terk edecek dese, Türkleri Almanya'dan kovmuş mu olurlar Sayın Öymen. Size göre hayır!
4. Mesela Yunanistan Müslüman milletvekillerini sudan sebeplerle yargılamaya kalksa, her fırsatta milletvekilliklerini düşürmeye kalksa, onlara Türk casusu muamelesi yapsa size göre eşitlik içinde ve mutlu yaşayan azınlıklar mı olacak bu müslümanlar Sayın Öymen?

Faşist ve ırkçı partilerden gelen tepkileri anlıyorum. Bu onların tabiatı gerğidir. Fakat kendini sosyal demokrat olarak pazarlayan, aslı despot, devletçi ve nasyonal sosyalist CHP özüne dönmeli ve Avrupa Sosyalist Federasyonu'ndan atılmadan ayrılmalıdır. Takke düşmüş kel artık iyice görünmüştür. Kendilerine çok Avrupai bir model tavsiye ediyorum: burada bütün aşırı sağcı partilerin yaptığı gibi bir Ergenekon Birliği kurmalı ve MHP, BTP, TİP ve Komünist Parti (bu adı taşımaları kadar büyük utanç olmayan garip parti) ile seçim birliğine girmeliler. Belki o zaman gerçek bir muhalefet oluşturabilirler.

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

25.5.09

Ateşle Oyun

Periler kulağına fısıldamış olmalı. Veya, kendi de bunu tercih eder sanırım, rüyasında tanrının sesini duymuştur. Sayın Başbakan birdenbire yaklaşık yüz yıldır süren Anadolu'nun etnik azınlıklardan temizlenmesi operasyonunu hatırlayarak pişmanlık ifade etti. Daha birkaç ay önce "ya sev ya terket" demişken, kabine üyelerinden biri daha günler önce "ulus devlet için bu temizlik gerekliydi" demişken, ciddiyetinden kuşku duymak doğaldır. Ne büyük çelişki bu oysa... Türkiye politika sahnesine ilk çıkışından beri Türkiye'de kalmış bir avuç azınlık, demokrasi ve inançlarla ilgili özgürlüklerin artacağı konusundaki sözlerine güvenerek AKP'yi desteklediler. Ancak AKP'nin demokrasi anlayışı sadece aşırı dinciler için geçerliydi. Devletin Kürtler, diğer azınlıklar ve laikliğe inanan kesim üzerindeki baskısı AKP yönetimi altında daha da arttı. Radikal islamcılar ve faşistler Hristiyan din adamlarını katletmeye, İncil basan yayınevi yöneticilerini hunharca öldürmeye, aşkol alanları tehdit etmeye ve "uygunsuz" giyinen genç kızları tahkir etmeye başladılar.
Başbakan, "yıllarca farklı etnisiteye mensup olanları ükleden attık, ne kazandık? Bu gerçekten de faşizan bir davranıştı. Biz de zaman zaman aynı hataya düştük. Fakat aklıselimle düşünüldüğünde ne büyük bir yanlış yaptığımız ortaya çıkıyor" diyor. Yüz yıldır süren Anadolu'dan Rumları, Ermenileri, Süryanileri ve diğer birçok azınlığı (ki Cumhuriyet öncesinde bu azınlıklar birçok yerde çoğunluktular) temizleme kampanyası... Otuz yıldır birçok Kürt aileyi, köyü sürme çabası, yüzbinlerce insanı yurdundan etme kavgası, kendi vatandaşına karşı ilan edilen bir seferberlik. Şimdi faşizan mı oldu?
Demokrasi geleneğinde faşizm cezalandırılır. Sayın Başbakan'a sormak isterim; bu cezayı kim çekecek?

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

22.5.09

Korku İmparatorluğu

Kişiye sorulduğunda, "neden korkarsın" diye, kişi içselleştirir bu soruyu. Bireysel korkularıyla verir cevabını. Oysa günlük yaşamda korkulanlar çok farklıdır sanal korkulardan. Çağdaşlaşma bir terör toplumunda yaşama sonucunu doğurdu. Siyasal, teknolojik ve ruhsal kazanımlar, sahip olunabileceklerin çeşitliliği ve imkan dahiline girebilmesindeki yoğunluk, bir paradoks şeklinde günlük yaşamdaki hırçınlığı, kabalığı artırdı.
Demokratik toplumlarda radikal ve istisna olarak görülen terör, asıl etkisini sosyal düzeni içselleştirmemiş, sosyal kontrat sonucu kurulmamış düzenlerde göstermeye başladı. Siyasetten basına, eğlenceden trafiğe her yerde terör hüküm sürüyor. Korku asıl bu noktada etkin.
Sorulduğu zaman söylenmeyen, görüşlerimi açıklamaktan korkuyorum, trafiğe çıkmaktan korkuyorum, karakola girmekten korkuyorum yanıtları asıl korkularımız.
Gerçek düşüncelerimizi söylemekten korkuyoruz. Ama milyonlarca lirayı zimmetimize geçirmekten korkmuyoruz.
Caddede karşıya geçmekten korkuyoruz, ama bıçak çekip karşıöızdakine saldırmaktan korkmuyoruz.
Eğitimden korkuyoruz, eğitimsizlikten korkmuyoruz.
Hukuktan korkuyoruz, hukuksuzluktan korkmuyoruz.
Kuralların sadece ihlal edilmeğe yaradığı bir düzen yarattık. Ve bu düzenin koşullarını sevmiyoruz. Ve değişmek, değiştirmek için hiçbirşey yapmıyoruz.
Korku imparatorluğu, bozukluk, düzensizlik bizim eserimiz. Bizim seçimimiz. Korkudan uzaklaşmak için seçimimizi değiştirmemiz lazım. İnsanca yaşayabilmek için insanca yaşatmayı. Geçmişimizi, deneyimimizi yok saymadan ama tarihi gerçekliğin merceğinden bakarak ve gerçekten öğrenerek. Rövanşizmden, şark kurnazlığından uzakta bir yerde demokratlaşmamız lazım.
Dersimiz bu...

Etiketler: , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

19.5.09

Bir Savaşçının Ölümü

Bazı insanlar sonuna kadar savaşmak için yaratılmıştır. Günün koşullanı ne getirirse getirsin savaşımlarını son ana dek sürdürürler. Prof. Dr. Türkan Saylan da bu ender insanlardan biriydi. Işık içinde yatsın...
Dünyada sadece az gelişmiş ülkelerde görülen cüzzam hastalığını 70'li yıllarda Türk toplumundan yoğun bir kampanya ve eşsiz bir ekip çalışması sonucunda söküp atan Saylan daha sonra çalışmalarını ülkenin en zorlu sorunlarından birine yönlendirdi. Toplumsal ve dinsel etkilerle "sofralarda yeri ineklerden sonra gelen" Türk kadınına. Ülkenin sahillerinden 50-100 mil içeri girdiğinizde, neredeyse bir köle gibi çalıştırılan ve ilkokul düzeyinde bile eğitim alması çok görülen Türk kadınına. Kurucu üyesi olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı ve "Baba beni okula gönder" kampanyası ile 30,000'i aşkın kız çocuğuna eğitim imkanı tanıması ve en önemlisi jenerasyonlar boyu bu çabayı sürdürebilmesiyle bir savaşçıydı Prof. Saylan.
Tarihte yaşamını halkın eğitim ve refah düzeyini artırmaya adamış birçok kişi bulunabilir. Türkan Saylan'ı benzerlerinden ayıran özellik bu çabasını gerçekten çağdaş bir kişiliğin üzerine oturtmasıdır. Türkiye'deki kaostan bir din toplumu yaratmak için çaba gösterenlere olan tavrıyla, bu çabalara karşı askeri cunta özlemi içinde olanlara tavrını aynı tutabilmekle, karşısında en rezil şark zihniyetiyle cihad ilan etmiş olan dinci fanatiklere karşı gösterdiği demokratik anlayışla içinde bulunduğu toplumun çok ötesindeydi Saylan Hoca.
Sistemin rezilliğine karşı savaşımını her an sürdürmekteyken kansere karşı savaşı kaybetti. Tüm Avrupa'daki Türkleri soyan iktidar yanlısı vakıf yöneticileri devlet dairelerinde çalışırken söylemediği fikirler yüzünden evi polis tarafından basılan ve Vakfının tüm yöneticileri tutuklanan Saylan kanserden aldığı izinle isimlerini temizledi, vakfı emin ellere bıraktı ve göçtü bu dünyadan.
Sevenleri saygı duyanları derin bir üzüntüye boğarak, ama aynı anda gözü dönmüşleri de bir ölünün ardından gösterdikleri seviyesizliklerle teşhir ederek.
Teşekkürler Saylan Hoca. Bu toplumda vefa ve akıl kaldıysa yolundan yürüyenler çoğalacaktır.
Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

18.5.09

Çelişki/1

Bugün Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunların en önemlilerinden biri, dokuzyüz yıldır Türk egemenliği altında yaşayan toplumların öz-algılama sorunudur. Zaman içinde topluluğun yapısı ve sosyal gereksinimleri tamamiyle değişmiş olsa da, bu ve buna benzer bazı sorunlar geçen zamanın getirdiği tüm değişikliklere karşı koyabilmişlerdir. Bu sorunun kökleri, Prof. Mardin'in sembolist birtakım açıklamalarının dışında, belki de biraz aşağılayıcı olan savları yüzünden birçok Türk ve uluslararası bilim adamları tarafından ihmal edilmiş ve hemen hemen hiç araştırılmamıştır. Bu savlar temel olarak Osmanlı ve Türkiye devletlerinin halklarının (tebalarının) temel bir kişilik geliştirmesini engellemiş olduğunu ve bireylerin kendilerini tanımın koşullarına ve zamanına bağlı olarak değişen bir düşmana karşı tanımladıklarını varsayar. Birçok primitif toplumda bu özellikler görülmektedir. Ancak sosyal merdivenin basamaklarını tırmandıkça bu toplumlar, ortak dil, hisler bütünü, kültür vs.nin gelişmesi ile birlikte kendilerini bağımsız olarak tanımlamakta ve düşmanlarını buna göre tanımlamaktadırlar.

Geleneksel olarak, batıya göç ettikleri ve bugün erişebildiğimiz yazılı belgelerden bu yana Türk toplumu otokratik bir toplumdur. Hiçbir zaman geleneksel bir sınıf toplumu olmamış ve batılı anlamda feodal ilişkiler bu toplumda kurulmamıştır. Toplumun çekirdeğini ailenin babası, en büyük birimi ise bir "bey" yönetmiştir. Bu yüzden aileler veya şehirler arasındaki bağ kültürel bağlardan oluşan bir sistem değil prtak bir amaç etrafında birleşmek olarak oluşnuştur. Bu ortak amaç ise çok pratikti: Bu dünyada varlık ve öbüründe ise cennet sözü. Bu ikiz amaç gerçekten de pratiğe çok uygundu ve gavurlara savaş açmak, onları islama katmak veya öldürmek ve her halikarda hem ganimetlere hem de cennete sahip olmak anlamını taşıyordu.

İlk başlarda tecrubesiz oldukları konulardaki yapılarını çağdaşlarının örnekleri üzerine kurfular. İmparatorluk temel olarak Bizans modelini aldı. Bir millet devleti olan Türkiye ise Mussolini'nin İtalyası, Fransa ve İsviçre modelleri üzerine kuruldu. Ancak uyarlama yerine uygulanan modelleme yöntemi bu projelerin uzun vadede bir bütün olarak başarılarını engelledi. Bugünkü sonuç toplum, zaman ve mekana karşı bağışıklığı olan kavramlarla tanımlayamadığından, bireyler kendilerini olmak istemedikleri şeyler ve zamana bağlı olarak karşı oldukları şeylerle tanımlamaktadırlar. Etkin eğitim sistemi de bu sonucu resmi olarak "tek düşünce", "tek tip insan" ve "tek gerçek" doktrini ile desteklemektedir.

Bu gerçek çok ilginç kavramları beraberinde getirmektedir. Tipik bir Türk mantığı kendisine bazı haklar ve koruma sağladığında demokratlaşabilmektedir. Benzer bir şekilde kendi hak ve özgürlüklerini koruduğunda insan kaynakları savunucusu kesilebilmektedir. Bu haklar onlarca uğrunda savaşılmadığı, talep edilmediği ama devletçe "verildiği" için aynı haklar sosyal veya ideolojik "düşman"larına verildiği zaman karşı çıkarlar. Düşman onun gibi düşünmeyen herkestir ve bunların fikirlerini veya etkilerini yaymaları tüm yöntemler kullanılarak mutlaka engellenmelidir.

Bu uygulama en fazla her türden azınlığa karşın doğal olarak çok etkin olmaktadır. Değişen koşullara göre bu azınlıklar bir fikrin takipçileri olabilirler, bir şehirde yaşayanlar, bir başka dinin mensupları veya farklı bir etnik kökenden gelenler olabilirler. Bunlar düşmanın en kötüsüdür; bunlar "diğerleri"dir. Ülkenin dışında yaşayanlar eğer Türk kökene sahip değilseler doğal düşmandırlar. Fakat bunların düşman olması doğaldır. Ancak ülkede yaşayan "ötekiler" en teklikeli düşmanlardır çünkü ülkenin birliği ve tekdüzeliğini bozabileceklerinden dış düşmanlardan daha fazla zarar verebilirler!

Bunun sonucu olarak da malum azınlıklar, ki bunların kültürü, dili, dini, hayat tarzları gerçekten farklıdır, hakim idoloji tarafından her felaketin müsebbibi olarak görülürler. Dünya düzeninin aldığı her hatalı viraj veya devletin her yanlışından bunlar sorumlu tutulurlar.

(Devam edecek....)

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

Sosyal Düzensizlik

Üç yıllık deneme sürecinden ve birçok makalemizin tüm dünya basınında yayınlanmasından sonra blogumuzu Türkçe ve İngilizce olarak turkiye.org ana sayfalarında yayınlamaya başladık. Tüm dünyada süren kriz ortamında, Ortadoğu, Türkiye ve politikaları insanlık nezdinde hiç de azımsanmayacak bir rol oynamayı sürdürüyor. Burada amacımız, genç gezegenimizin sakinlerinin çıkarları, insan hakları ve ifade özgürlüğü konularındaki görüşümüzü kaybetmeksizin Türk basınında çok az görülen bir perspektifi sizlere sunmaktır.
Global ekonomik kriz öncesi yıllarda Türkiye alışageldik bir kendi kendini yoketme ve demokrasiden uzaklaşma süreci yaşadı. Siyasi konuları takip edenler ülkenin sorunlarıyla başetme konusundaki kaotik ve plansız yöntemlerinin farkındadırlar. Bu da doğal olarak daha çok kaosa ve yönetilemez sosyal sorunlara neden olmaktadır. Belki de hala bir sürpriz olmayan gerçek ise, yedi yıllık bir deneyimin ardından hükümetin yeni gelişmelere ve ülkeyi hala bir kabus altında yaşatan yıllanmış sorunlara karşın giderek daha affallamış bir görüntü sergilemesidir.
Belki de bu yüzden Türkiye bir yazarlar cennetidir.
Blogumuzda gelişmekte olan ülkenin şu sorunlarına odaklanacağız;
1. İnsan Hakları,
2. Azınlık sorunları,
3. Demokratikleşme sorunları
4. Yurttaşlarının gündelik sorunları, yani sosyal konular
Lütfen görüş ve yorumlarınızı bize göndermekten sakınmayın. Burada amacımız değişik fikirleri tartışabilmek olacaktır. Blogumuzu RSS ve iGoogle ana sayfanıza eklemeyi unutmayınız.
Bir sonraki blogumuzda buluşmak üzere...
Stratos Moraitis
Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum